Bazı sözlerin bir zamanı vardır.
Bazı sözler ise zamanı aşar; söylendiği günü, mekanı, hatta söyleyeni geride bırakarak hakikatin hafızasına dönüşür. Sezai Karakoç’un sözleri de böyledir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu’ndaki konuşmasının sonunda Karakoç’un “Onlar sanıyorlar ki…” diye başlayan şiirini okuması, konuşmanın benim için en dikkat çekici anlarından biriydi. Çünkü o anda dünyanın en büyük diplomasi kürsülerinden birinde yalnızca bir şairin dizeleri okunmuyordu. Bir medeniyetin vicdanı konuşuyordu.
Sezai Karakoç bizim dünyamızda sıradan bir şair değildir!
Şiiri yalnızca kelimelerin estetiği olarak görmedi. Onun meselesi insandı, hakikatti, medeniyetti, dirilişti.
Bu yüzden Karakoç’un kelimeleri yıllar sonra New York’ta, Birleşmiş Milletler kürsüsünde Gazze’nin, Filistin’in, mazlumların ve uluslararası adalet tartışmasının ortasında yeniden anlam kazandı. Karakoç’un dizelerindeki en büyük itiraz aslında unutmaya karşıdır.
İnsan unutabilir, devletler unutabilir.
Uluslararası kuruluşlar görmezden gelebilir. Kameralar başka tarafa çevrilebilir. Manşetler değişebilir.
Gündem başka meselelerle doldurulabilir. Ama Karakoç bize başka bir şeyi hatırlatır!
Hakikatin hafızası vardır.
“Biz sussak, tarih susmayacak.”
Ne kadar büyük bir cümle…
Çünkü tarih bazen geç konuşur. Ama konuşur. Nice güçlüler kendi dönemlerinde kendilerini yenilmez sandılar. Nice zulümler sonsuza kadar sürecek zannedildi. Nice mazlumların sesi bastırıldı. Sonra zaman geçti.
Güç el değiştirdi.
Tahtlar devrildi.
Sınırlar değişti.
Ve geriye yalnızca şu soru kaldı!
Kim haklının yanında durmuştu, kim susmuştu?
Karakoç’un sözlerini bugün Gazze’den bağımsız okumak mümkün değil.
Bir çocuğun cansız bedeninin başında ağlayan anneye siyasi analiz anlatamazsınız. Evini, ailesini, geçmişini kaybetmiş bir insana jeopolitik dengelerden söz edemezsiniz. Çünkü bazı anlarda siyaset biter. Diplomasi biter. İdeolojiler biter. Ve geriye yalnızca insan kalır.
Gazze’nin dünyaya sorduğu soru da budur!
İnsan hayatının değeri coğrafyaya göre değişir mi?
Bir yerde öldürülen çocuk için ayağa kalkan dünya, başka yerde öldürülen çocuk karşısında sessiz kalabilir mi?
Uluslararası hukukun itibarı tam da burada sınanıyor. Hukuk herkese lazımsa hukuktur.
Adalet herkese lazımsa adalettir. Vicdan yalnızca bize benzeyenler için çalışıyorsa ona vicdan demek giderek zorlaşır.
Sezai Karakoç şiirin devamında vicdandan tarihe, tarihten ilahi adalete uzanan güçlü bir hesaplaşma kurar.
“Vicdan azabından kurtulsalar, tarihin azabından kurtulamayacaklar.”
Aslında bu söz yalnızca zalime söylenmiş değildir.
Susana da söylenmiştir.
Görene, bilenlere, gücü olduğu halde engel olmayanlara…
Bir insanın zulme doğrudan ortak olmasıyla zulüm karşısında sessiz kalması aynı şey değildir elbette. Fakat insanlık tarihi, büyük faciaların yalnızca onları gerçekleştirenleri değil, dünyanın nasıl tepki verdiğini de kaydeder. Çünkü tarihin hafızasında sadece kötülük yapanlar yoktur.
Kötülüğe itiraz edenler de vardır.
Sessiz kalanlar da.
Belki meselenin en güzel taraflarından biri de budur.
Sezai Karakoç artık aramızda değil.
Ama kelimeleri dünyanın en büyük siyasi kürsülerinden birinde yankılanabiliyor. İşte edebiyatın kudreti burada başlıyor.
Devlet adamlarının konuşmaları arşivlerde kalabilir.
Toplantıların sonuç bildirgeleri unutulabilir. Diplomatik metinler yıllar sonra yalnızca araştırmacıların ilgisini çekebilir. Ama doğru zamanda söylenmiş hakiki bir söz nesiller boyunca yürür. Çünkü şair bazen çağının değil, geleceğin şahididir.
Karakoç’un “Diriliş” düşüncesinin merkezinde de insanın yalnızca maddi değil, ahlaki ve manevi olarak yeniden ayağa kalkması vardır. Belki bugün dünyanın ihtiyacı da biraz budur!
Teknolojik bir dirilişten önce vicdani bir diriliş. Ekonomik büyümeden önce ahlaki büyüme. Daha fazla güçten önce daha fazla merhamet.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Karakoç’un dizelerini BM konuşmasının sonuna yerleştirmesi bu nedenle sembolik bir anlam taşıdı.
Çünkü hemen ardından yaptığı konuşmada haksızlık karşısında susmayacağını, zulme rıza göstermeyeceğini ve mazlumların sesini savunmaya devam edeceğini söyledi. Bu sözlerin siyasi değerlendirmesini elbette herkes kendi dünya görüşü içerisinde yapacaktır. Fakat Sezai Karakoç’un hatırlattığı mesele siyasetin üzerinde duruyor!
Hakikat.
İnsan bazen hakikati değiştiremez.
Ama onun yanında durabilir.
Zulmü tek başına durduramayabilir.
Ama zulmü normalleştirmeyebilir.
Bütün mazlumları kurtaramayabilir.
Ama onların sesine ses olabilir.
Çünkü susmamak her zaman sonucu değiştirmeyebilir. Fakat insanın hangi tarafta durduğunu gösterir.
Birleşmiş Milletler kürsüsündeki o birkaç dakika bana bir kez daha şunu düşündürdü!
Dünyanın yeni sözlere ihtiyacı yok.
Dünyanın, söylediği sözün arkasında duracak insanlara ihtiyacı var.
Adalet diyecek ve adil olacak.
Merhamet diyecek ve merhamet gösterecek.
İnsan hakları diyecek ve insanları coğrafyasına, dinine, ırkına göre ayırmayacak.
Çünkü Karakoç’un yıllar önce söylediği gibi insan susabilir.
Toplumlar susturulabilir.
Kürsüler susturulabilir.
Hatta bir dönem tarih bile susturulabilir. Ama hakikat susturulamaz.
Ve gün gelir, gürültüler diner.
Kameralar kapanır.
Güç sahipleri gider.
Kürsüler boşalır.
Geriye sadece insanın dünyada bıraktığı şahitlik kalır. İşte o gün bize hangi makamda bulunduğumuzu değil, hangi tarafta durduğumuzu sorarlar. Ve belki Sezai Karakoç’un bütün o dizelerinden bize kalan en ağır emanet de budur;
İnsan susabilir.
Ama hakikat susmaz.
Vesselam…