Hoşgörü, insanlığın en kıymetli erdemlerinden biridir. Farklılıklara, hatalara ve eksikliklere karşı gösterilen anlayış, toplumların bir arada yaşamasını sağlar. Ancak bu kavramın sınırları iyi çizilmediğinde, bir erdem olmaktan çıkıp suça ortaklığa dönüşebilir.
Eğer hoşgörü, sadece küçük hatalar için değil, kötülüğün kendisi için de devreye giriyorsa, bu artık ahlaki bir zafiyettir. Tarihe baktığımızda, birçok büyük felaketin hoşgörü maskesi altında büyüdüğünü görürüz.
Zulmü, adaletsizliği ve sapkınlığı “hoşgörü” adı altında tolere eden toplumlar, bir noktadan sonra bu kötülüğün normalleşmesine sebep olmuştur. Çünkü kötülük, karşısında güçlü bir duruş görmezse yayılır.
Suskunluk, görmezden gelme veya “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı, sonunda o yılanın herkesi sokmasına yol açar. Bu yüzden, gerçek hoşgörü ile pasiflik arasındaki farkı iyi bilmeliyiz.
Bir insanın fikrine, yaşam tarzına veya hatalarına karşı anlayışlı olabiliriz ancak ahlaki ve vicdani sınırları aşan, zulümle, haksızlıkla ve yozlaşmayla beslenen kötülüklere asla müsamaha gösteremeyiz. Kötülüğe karşı susmak, ona ortak olmaktır.
Bu yüzden, “tolere edilen şey kötülük olduğunda, hoşgörü bir suçtur” sözü, vicdanı olan herkes için bir uyarıdır.
Gerçek erdem, doğru yerde durabilmek ve iyiliğin yanında saf tutabilmektir. Yoksa zalime gösterilen hoşgörü, mazluma yapılan en büyük ihanettir.