Dizilerin gölgesinde kalan gerçek: I. Alâeddin Keykubad döneminde Anadolu’da neler yaşandı?

Mehmet Dilbaz

Yazan: Mehmet Dilbaz

· 6 dk okuma

Dizilerin gölgesinde kalan gerçek: I. Alâeddin Keykubad döneminde Anadolu’da neler yaşandı?

Tarihî kişiliklerin televizyon dizilerine konu olması şaşırtıcı değil. Tarihin geniş kitlelere ulaşması açısından bunun önemli bir karşılığı da var. Fakat dramatik anlatının ihtiyaçları ile tarihî gerçekliğin ağırlık merkezi her zaman aynı yerde bulunmuyor.

I. Alâeddin Keykubad bunun en iyi örneklerinden biri.

Yeni yapımlarda Sultan Alâeddin Keykubad’ın özel hayatının, Mahperi Hatun’un —Hristiyan kökeni dolayısıyla bazı popüler anlatılarda “Destina” adıyla öne çıkarılan— hikâyesinin, aşkların ve taht mücadelelerinin merkezde bulunması dramatik açıdan anlaşılabilir.

Ancak yalnızca bu pencereden bakıldığında gözden kaçan çok daha büyük bir hikâye var:

I. Alâeddin Keykubad’ın 1220 ile 1237 arasındaki saltanatı, Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasî, askerî ve ekonomik bakımdan en güçlü dönemlerinden biridir.

Ve bu on yedi yılın gerçek hikâyesi, herhangi bir senaristin hayal gücüne ihtiyaç duymayacak kadar çarpıcıdır.

Tahta çıkmadan önce yıllarca hapisteydi

Keykubad’ın hikâyesi daha tahta çıkmadan başlar.

Babası I. Gıyâseddin Keyhusrev’in 1211’de ölmesinden sonra Selçuklu tahtına ağabeyi I. İzzeddin Keykâvus çıktı. Keykubad bunu kabul etmedi; müttefikleriyle Kayseri’yi kuşattı, başarılı olamayınca Ankara Kalesi’ne çekildi.

Sonunda teslim oldu.

Ağabeyi onu öldürtmeyi dahi düşündü; fakat bu gerçekleşmedi ve Keykubad yaklaşık sekiz yıl boyunca tutuklu kaldı. İzzeddin Keykâvus’un 1220’de ölümü üzerine hapisten çıkarıldı, Sivas’ta sultan ilan edildi ve ardından Konya’da tahta oturdu.

Yani Keykubad’ın gerçek hayatında zaten taht kavgası, kuşatma, ihanet korkusu, hapis ve ölüm tehdidi vardı.

Fakat onun tarih sahnesindeki asıl büyük hikâyesi bundan sonra başladı.

Selçuklular Akdeniz’e açılıyor: Alâiye

Keykubad tahta çıktığında Anadolu Selçukluları artık yalnızca Orta Anadolu’ya sıkışmış bir kara devleti değildi.

Antalya daha önce Selçuklu hâkimiyetine girmiş, kuzeyde Sinop alınmıştı. Keykubad ise bu deniz siyasetini daha ileri taşıdı.

1221’de Kalonoros'u ele geçirdi. Şehir bundan sonra sultanın adına nispetle Alâiye olarak anılmaya başladı. Bugünkü Alanya’nın Selçuklu tarihindeki yükselişi böyle başladı.

Keykubad burada yalnızca bir kale fethetmedi.

Akdeniz’e açılan stratejik bir üs oluşturdu.

Alanya Kalesi’nin bugün gördüğümüz Selçuklu kimliğinin önemli bölümü bu dönemde şekillendi. Tersane ve savunma yapılarıyla birlikte şehir, Selçuklu deniz siyasetinin önemli merkezlerinden biri hâline geldi.

Anadolu Selçukluları artık denize ulaşan bir devlet olmanın ötesinde, deniz ticaretini ve kıyıları siyasî stratejisinin parçası hâline getiriyordu.

Selçuklu ordusu Kırım’a çıktı

Keykubad devrinin bugün kamuoyunda en az bilinen olaylarından biri ise Karadeniz’de yaşandı.

Selçukluların kuzeydeki önemli limanı Sinop üzerinden Karadeniz ticareti yürütülüyordu. Kırım’daki Suğdak da bu ticaret ağının önemli merkezlerinden biriydi.

1220’lerin ortalarında Selçuklu kuvvetleri Karadeniz’i aşarak Kırım’a sefer düzenledi ve Suğdak’a ulaştı.

Bu, Anadolu Selçuklularının askerî ve ekonomik ufkunun ne kadar genişlediğini göstermesi bakımından olağanüstü bir hadisedir. Keykubad döneminin dünyasını yalnızca Konya sarayındaki ilişkiler üzerinden okumak bu nedenle eksik kalır.

Sultanın dünyası bir tarafta Akdeniz, diğer tarafta Karadeniz ve Kırım, doğuda ise yaklaşmakta olan çok daha büyük bir tehlikeyle çevriliydi.

Doğudan gelen korkunç haber: Moğollar

  1. yüzyılın ilk yarısında Avrasya'nın siyasî düzenini değiştiren büyük güç artık Moğollardı.

Cengiz Han’ın orduları Orta Asya’yı altüst etmiş, Hârizmşahlar Devleti’ni parçalamıştı. Kaçan topluluklar ve hükümdarlar batıya doğru sürüklenirken Moğol tehdidi de Anadolu’ya giderek yaklaşıyordu.

Keykubad tehlikeyi gördü.

Anadolu’daki stratejik şehirlerin ve kalelerin tahkim edilmesine önem verilmesi, doğudaki siyasetin dikkatle takip edilmesi ve diplomatik temaslar bu ortamdan bağımsız değildi.

Ancak Moğolların önünden çekilerek batıya gelen başka bir büyük hükümdar, Keykubad’ın karşısına çıkacaktı:

Celâleddin Hârizmşah.

İki büyük Türk hükümdarı karşı karşıya geldi

Celâleddin Hârizmşah sıradan bir hükümdar değildi.

Moğollara karşı verdiği mücadele onu İslâm dünyasında şöhrete kavuşturmuştu. Moğol baskısıyla Azerbaycan ve Doğu Anadolu çevresine geldiğinde ise artık Anadolu Selçukluları ile komşuydu.

Başlangıçta Keykubad ile Celâleddin arasında diplomatik temaslar dostane yürüdü. İki taraf arasında elçiler ve mektuplar gidip geldi.

Fakat dengeler değişti.

Celâleddin’in Ahlat’ı kuşatması ve bölgede yaşanan gelişmeler Keykubad’ın güvenini sarstı. Diplomasi sonuç vermeyince Selçuklular ile Hârizmşahlar savaşa sürüklendi. Keykubad bu mücadelede Eyyûbîlerle ittifak yaptı.

Ve 10 Ağustos 1230'da Yassıçemen Savaşı meydana geldi.

Celâleddin Hârizmşah yenildi.

Keykubad büyük bir askerî zafer kazanmıştı.

Fakat tarihin ironisi burada ortaya çıktı.

Hârizmşahların ortadan kalkması, Moğollarla Anadolu arasında bulunan önemli siyasî güçlerden birinin de yok olması anlamına geliyordu. Yassıçemen kısa vadede Selçuklu zaferiydi; uzun vadede ise bölgedeki güç dengesi Moğollar lehine değişiyordu.

Keykubad’ın asıl büyük projesi: Anadolu’yu zenginleştirmek

Fakat Keykubad devrini yalnızca savaşlarla anlatmak da aynı ölçüde eksik olur.

Dönemin belki de en önemli özelliği Anadolu'nun büyük bir uluslararası ticaret sahasına dönüşmesidir.

Selçuklular için limanları ele geçirmek tek başına yeterli değildi. Limanları Anadolu'nun iç kesimlerine bağlayan yolların güvenli olması gerekiyordu.

Bu nedenle yollar boyunca hanlar ve kervansaraylar yükseldi.

Konya, Kayseri, Sivas, Aksaray ve Erzurum gibi şehirler ticaret ağlarının önemli merkezleri hâline gelirken Anadolu’ya farklı coğrafyalardan tüccarlar geliyordu. Selçuklu ekonomi siyasetinde ticaret yollarının güvenliği, üretimin geliştirilmesi ve limanlarla iç bölgeler arasındaki bağlantının kurulması temel unsurlardı.

Bugün Anadolu'da gördüğümüz görkemli Selçuklu kervansaraylarının önemli bölümü işte bu ekonomik dünyanın eseridir.

Sultan Hanı, Alara Han ve benzeri yapılar yalnızca geceleme yerleri değildi.

Bunlar devletin ticaret politikasının mimariye dönüşmüş hâliydi.

Keykubad'ın Anadolu tasavvuru yalnızca toprak fethetmek değildi; o toprakların içinden geçen ticareti kontrol etmek ve güvenli hâle getirmekti.

Bir sultan kendi sarayının planıyla ilgileniyordu

Keykubad aynı zamanda büyük bir imar hükümdarıydı.

Konya ve çevresinden Alanya'ya uzanan coğrafyada kaleler, surlar, saraylar, hanlar ve başka yapılar onun devrinin izlerini taşır.

Beyşehir Gölü kıyısındaki Kubadabad Sarayı, dönemin en dikkat çekici yapılarından biridir.

Burada ortaya çıkarılan çiniler sayesinde yalnızca Selçuklu mimarisini değil, saray dünyasının görsel kültürünü de tanıyoruz.

Dönemin temel tarihçilerinden İbn Bîbî, I. Alâeddin Keykubad devrini diğer dönemlerden çok daha ayrıntılı anlatır; ancak onun Keykubad’ı idealize eden yaklaşımını da hesaba katmak gerekir.

Bu ayrıntı önemlidir.

Çünkü Keykubad hakkında bildiklerimizin önemli bölümü, onu Selçuklu hükümdarlığının ideal örneği olarak gören tarih yazımının süzgecinden geçmiştir.

Dolayısıyla karşımızdaki hükümdarı efsaneleştirmeden değerlendirmek gerekir.

Sarayın içinde ise başka bir mücadele büyüyordu

Bütün bu askerî ve ekonomik başarının arkasında Selçuklu sarayı son derece karmaşık bir yerdi.

Keykubad'ın farklı evliliklerinden çocukları bulunuyordu. Bunlardan biri Mahperi Hatun'dan doğan Gıyâseddin Keyhusrev, diğeri Eyyûbî hanedanından Melike Âdile Hatun'dan doğan İzzeddin Kılıcarslan idi.

İşte taht meselesinin gerçek düğüm noktası burada ortaya çıkar.

Keykubad, hayatının son döneminde küçük oğlu İzzeddin Kılıcarslan'ı veliaht ilan etmiş ve devlet ileri gelenlerinden ona biat etmelerini istemişti. Buna rağmen sultanın ölümünden sonra tahta Kılıcarslan değil, Mahperi Hatun'un oğlu II. Gıyâseddin Keyhusrev çıkarıldı.

Yani dönemde gerçekten saray entrikaları vardı.

Gerçek bir taht mücadelesi de vardı.

Fakat bunlar çok daha büyük bir siyasî tablonun yalnızca bir parçasıydı.

Ve bir ziyafetle her şey değişti

1237 yılına gelindiğinde Keykubad henüz iktidarının zirvesindeydi.

Kayseri'de büyük bir ordu toplamıştı. Güneydoğu Anadolu ve Suriye yönündeki siyasî hedefleri devam ediyordu.

Ardından bir ziyafet düzenlendi.

Kaynakların aktardığına göre Sultan, burada yediği av etinden sonra rahatsızlandı ve 31 Mayıs 1237'de öldü. Zehirlendiği yolunda tarihî rivayetler vardır; ancak fail konusunda kesinlik yoktur. Faruk Sümer, II. Gıyâseddin Keyhusrev'in babasını zehirlettiği iddiasını güvenilir bulmaz.

Bu ayrım önemli.

Çünkü tarih ile senaryonun birbirinden ayrıldığı yerlerden biri tam da burasıdır.

“Keykubad zehirlendi” ihtimali tarihî tartışmanın konusudur.

“Şu kişi Keykubad'ı öldürdü” demek ise kaynakların izin verdiğinden daha kesin konuşmak olur.

Keykubad öldü, dengeler çözüldü

Sultanın ölümünden sonra tahta II. Gıyâseddin Keyhusrev çıktı.

Ve yalnızca birkaç yıl içerisinde Keykubad'ın kurduğu siyasî denge sarsılmaya başladı.

1240'ta Babaî İsyanı Anadolu'yu sarstı.

1243'te ise çok daha büyük felaket geldi.

Kösedağ Savaşı.

Selçuklu ordusu Moğollar karşısında ağır bir yenilgi aldı ve Anadolu Selçuklu Devleti giderek İlhanlı nüfuzu altına girdi.

Keykubad'ın ölümünün üzerinden yalnızca altı yıl geçmişti.

Bu nedenle 1237 yalnızca bir sultanın öldüğü tarih değildir.

Anadolu Selçuklu tarihinin zirvesiyle büyük kırılma dönemi arasındaki eşiklerden biridir. II. Keyhusrev'in iktidara gelişi de, Keykubad'ın belirlediği veliaht düzeninin değiştirilmesiyle gerçekleşmişti.

Gerçek hikâye zaten yeterince büyük

Mahperi Hatun, saray ilişkileri, evlilikler ve hanedan mücadeleleri elbette Alâeddin Keykubad döneminin parçalarıdır.

Bunları tarihten çıkarmak doğru olmaz.

Fakat I. Alâeddin Keykubad devrini esas olarak bir aşk ve taht hikâyesine indirgemek, 13. yüzyıl Anadolu'sunda meydana gelen çok daha büyük dönüşümü arka plana iter.

Çünkü gerçek hikâyede zaten her şey vardır:

Yıllarca hapiste tutulduktan sonra tahta çıkan bir sultan…

Akdeniz'de yükselen yeni bir deniz gücü…

Karadeniz'i aşarak Kırım'a ulaşan Selçuklu askerleri…

Anadolu yollarından geçen uluslararası tüccarlar…

Kervansaraylar, kaleler ve saraylarla değişen şehirler…

Moğolların önünden kaçan büyük bir hükümdar…

Yassıçemen'de iki büyük gücün hesaplaşması…

Doğudan yaklaşmakta olan ve henüz Anadolu'nun kapısına dayanmamış Moğol fırtınası…

Ve iktidarının zirvesindeki sultanın bir ziyafetin ardından gelen esrarengiz ölümü.

Bütün bunların gerçekleştiği dönem yalnızca on yedi yıl sürdü: 1220-1237.

Belki de I. Alâeddin Keykubad'ı anlatırken sorulması gereken asıl soru “Sultan kimi sevdi?” değildir.

Asıl soru şudur:

Anadolu Selçuklu Devleti nasıl oldu da Keykubad döneminde gücünün zirvesine ulaştı ve onun ölümünden yalnızca altı yıl sonra Moğollar karşısında Kösedağ'da büyük bir yenilgi yaşadı?

İşte anlatılmayı bekleyen gerçek hikâye budur.

Diğer yazarlar

Podcast

gdh'i Google'da takip edin

Google'un yeni Tercih Edilen Kaynaklar özelliğiyle veya Google Haberler'den gdh içeriklerini doğrudan akışınıza ekleyin.

Yazı Boyutu

Haberin görünümü bu boyutta görünücek. Göz yorgunluğu olmadan rahat okuma.

Haberi Paylaş

Sayfayı Paylaş

gdh'yi bir arkadaşınıza tavsiye etme ihtimaliniz 0-10 skalasında kaç olur?

Hiç tavsiye etmezdimKesinlikle tavsiye ederim