22 Eylül 1980'den bugüne: İran-Irak Savaşı'nın ağır mirası

Mehmet Dilbaz

Yazan: Mehmet Dilbaz

· 5 dk okuma

22 Eylül 1980'den bugüne: İran-Irak Savaşı'nın ağır mirası

46 yıl önce bugün Saddam Hüseyin'in orduları İran sınırını geçti. Sekiz yıl süren savaş yüz binlerce insanın hayatına mal oldu, İran ekonomisini ağır biçimde tahrip etti ve İslam Cumhuriyeti'nin siyasal yapısını derinden etkiledi. Bugün İran yeniden ABD ve İsrail'le savaşın merkezinde. Peki İran neden yaklaşık yarım asırdır Ortadoğu'daki büyük çatışmaların odağından çıkamıyor?

22 Eylül 1980: Savaş başladı

22 Eylül 1980'de Irak ordusu İran'a geniş çaplı bir saldırı başlattı.

Saddam Hüseyin yönetimi açısından zamanlama tesadüf değildi. İran henüz bir yıl önce büyük bir devrim yaşamış, Şah Muhammed Rıza Pehlevi devrilmiş ve Ayetullah Humeynî önderliğinde İslam Cumhuriyeti kurulmuştu.

İran ordusu devrim sonrasında büyük bir dönüşüm ve tasfiye sürecinden geçiyordu. Ülkede farklı siyasal gruplar arasında ciddi mücadeleler yaşanıyordu. Petrol üretimi de dramatik biçimde düşmüştü: 1977'de günlük yaklaşık 5,7 milyon varil olan üretim, 1980 yazında yaklaşık 1,4 milyon varile kadar gerilemişti.

Bağdat yönetimi İran'ın zayıf olduğunu düşünüyordu.

Fakat Saddam Hüseyin'in kısa süreceğini hesapladığı savaş sekiz yıl devam etti.

Ve Ortadoğu'nun yakın tarihindeki en yıkıcı savaşlardan birine dönüştü.

Irak neden İran'a saldırdı?

Savaşın tek bir nedeni yoktu.

İran ile Irak arasında uzun süredir Şattülarap/Arvand Rud su yolu ve sınır konusunda anlaşmazlıklar bulunuyordu. Saddam Hüseyin ayrıca 1979 İran Devrimi'nin Irak'taki Şii nüfus üzerinde yaratabileceği etkiden endişe ediyordu.

Devrim sonrasında Tahran'ın devrimci söylemi bölgedeki monarşileri ve Baas yönetimindeki Irak'ı da kaygılandırmıştı.

Saddam, devrim sonrası İran'ın askerî ve siyasi karmaşasından yararlanabileceğini hesapladı.

Hesap tutmadı.

İran başlangıçtaki ağır darbeyi atlattı ve 1981-82'de Irak kuvvetlerini önemli ölçüde geri püskürttü. 1982'de Irak çekilmeye ve ateşkese yönelirken İran yönetimi savaşı Irak topraklarına taşıma kararı aldı. Böylece savaşın niteliği de değişti.

Sekiz yıllık cehennem

Sonraki yıllarda cepheler zaman zaman Birinci Dünya Savaşı'nı hatırlatan bir yıpratma savaşına dönüştü.

Siperler, topçu bombardımanları, büyük piyade taarruzları ve füze saldırıları birbirini izledi.

Irak kimyasal silah kullandı. İran ve Irak birbirlerinin şehirlerini füzelerle vurdu. Basra Körfezi'ndeki petrol tankerleri hedef hâline geldi.

1984'ten itibaren “Tanker Savaşı” olarak bilinen aşama giderek büyüdü. Körfez'deki petrol sevkiyatının tehlikeye girmesi ABD ve diğer büyük güçlerin bölgedeki askerî varlığını artırmasına yol açtı.

Böylece İran-Irak Savaşı yalnızca iki komşu devlet arasındaki savaş olmaktan çıkmaya başladı.

Basra Körfezi uluslararası bir askerî rekabet alanına dönüşüyordu.

Bugün yaşananların tarihsel arka planındaki önemli kırılmalardan biri de buydu.

İnsan kaybının kesin sayısını hâlâ bilmiyoruz

Savaşın toplam kayıpları konusunda kaynaklar arasında ciddi farklılıklar bulunuyor. Bu nedenle tek ve tartışmasız bir rakam vermek doğru değil.

Encyclopaedia Iranica, dönemin bazı tahminlerinde iki tarafın toplam askerî ve sivil kayıplarının çok yüksek seviyelere ulaştığını aktarıyor. Farklı araştırmalar ölüm, yaralanma, kayıp ve savaş esiri kategorilerini farklı biçimlerde hesapladığı için rakamlar değişiyor.

Fakat tartışmasız olan şu:

Bir nesil savaşın içinde büyüdü.

Binlerce aile yakınlarını kaybetti; sınır bölgelerindeki şehirler tahrip oldu ve milyonlarca insan savaşın doğrudan veya dolaylı sonuçlarından etkilendi.

İran'ın ekonomik bedeli

Savaşın görünmeyen cephesi ekonomiydi.

İran zaten 1979 Devrimi nedeniyle ciddi ekonomik sarsıntı geçirirken savaş ülkenin petrol tesislerini, limanlarını, sanayi altyapısını ve sınır şehirlerini hedef hâline getirdi.

IMF'nin uzun dönemli değerlendirmesine göre İran ekonomisinin 1977-1988 dönemindeki eğilimi tersine döndü. Devrim, savaş, uluslararası izolasyon ve petrol üretimindeki düşüşün birleşik etkisiyle reel GSYH bu dönemde yılda ortalama yüzde 2,4 küçüldü. 1988'de İran'ın petrol üretimi 1976 seviyesinin yalnızca yüzde 36'sı civarındaydı.

Savaş sırasında devletin ekonomideki ağırlığı da arttı.

Savunma harcamaları yükselirken hükümet aynı zamanda temel tüketim mallarının ithalatını ve dağıtımını sürdürmek zorundaydı.

IMF'nin değerlendirmesine göre savaşın sonlarına gelindiğinde bütçe açığı toplam kamu harcamalarının yarısından fazlasına kadar çıkmış, para arzındaki genişleme ve kıtlıklar ciddi enflasyonist baskı yaratmıştı.

Encyclopaedia Iranica'nın aktardığı dönemin tahminlerinde ise 1987-88 civarında enflasyonun yüzde 40-50'ye ulaştığı ve işsizliğin son derece yüksek olduğu belirtiliyor.

Savaş 1988'de sona erdiğinde İran'ın önünde yalnızca barış değil, devasa bir yeniden inşa problemi vardı.

Savaş İslam Cumhuriyeti'ni de değiştirdi

Ancak İran-Irak Savaşı'nın belki de en kalıcı sonucu ekonomik değil siyasiydi.

Saddam Hüseyin'in saldırısı, henüz kuruluş aşamasındaki İslam Cumhuriyeti için bir varoluş savaşına dönüştü.

1979 Devrimi sonrasında İran'da İslamcılar, liberaller, sol gruplar, milliyetçiler ve farklı devrimci hareketler arasında büyük bir iktidar mücadelesi yaşanıyordu.

Savaş bu ortamı değiştirdi.

Devlet savaş ekonomisine geçti; toplum geniş çaplı biçimde seferber edildi ve Devrim Muhafızları savaş boyunca giderek daha önemli askerî ve siyasi aktörlerden biri hâline geldi.

Bu nedenle İran-Irak Savaşı yalnızca İran'ın sınırlarını savunduğu bir çatışma değildi.

Aynı zamanda bugünkü İran devlet yapısının biçimlendiği kurucu dönemlerden biriydi.

Savaşın yarattığı “kuşatılmış ülke” ve dış tehdit algısı da İran'ın sonraki güvenlik siyasetinin temel unsurlarından biri hâline geldi.

İran neden bölgesel bir güvenlik ağı kurdu?

1980'lerin deneyimi Tahran'a çok sert bir ders verdi:

Savaşın İran topraklarına ulaşmasını engellemek.

İran sonraki on yıllarda güvenliğini yalnızca kendi sınırlarında sağlamaya çalışmadı. Lübnan'dan Irak'a, Suriye'den Yemen'e kadar çeşitli devlet dışı silahlı aktörlerle ilişkiler geliştirdi.

İran açısından bu yapı, ülkenin düşmanlarını sınırlarından uzakta karşılamasını sağlayan bir caydırıcılık ve “ileri savunma” mekanizması olarak görüldü.

İran'ın bölgesel rakipleri, İsrail ve ABD ise aynı ağı İran'ın bölgesel nüfuzunu genişleten ve istikrarsızlığı artıran bir araç olarak değerlendirdi.

Bu iki güvenlik anlayışı giderek birbirini besleyen bir döngü yarattı.

İran kendisini tehdit altında hissettikçe bölgesel askerî kapasitesini genişletti.

Rakipleri İran'ın kapasitesi büyüdükçe kendilerini daha fazla tehdit altında hissetti.

İran neden bu kadar stratejik?

Bunun altında bir de değişmeyen coğrafya var.

İran sıradan bir Ortadoğu ülkesi değil.

Kafkasya, Orta Asya, Mezopotamya, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu havzalarının kesiştiği noktada bulunuyor.

Üstelik dünyanın en kritik enerji geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı'nın kuzey kıyısını kontrol ediyor.

Dolayısıyla İran'daki bir savaş yalnızca İran'ı ilgilendirmiyor.

Petrol tankerlerinin rotalarından küresel enerji fiyatlarına, Körfez monarşilerinin güvenliğinden İsrail'e, ABD'nin bölgedeki üslerinden dünya ticaretine kadar uzanan bir zinciri etkiliyor.

Bugün bunun sonuçlarını tekrar görüyoruz. 22 Eylül 2026 itibarıyla ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş küresel enerji piyasalarını etkilemeye devam ediyor; Reuters bugün Brent petrolün varil fiyatını 101 doların üzerinde bildirdi.

1980'den 2026'ya

46 yıl önce bugün İran başka bir büyük savaşın ilk gününü yaşıyordu.

O savaşın karşı tarafında Saddam Hüseyin'in Irak'ı vardı.

Bugün karşısında ABD ve İsrail bulunuyor. Reuters'ın 22 Eylül tarihli haberine göre savaş, Washington'ın dış politika gündeminin merkezinde ve BM Genel Kurulu sırasında olası ABD-İran temasları yakından izleniyor.

İki savaşı birbirinin aynısı olarak görmek tarihsel açıdan yanlış olur.

Fakat aralarında dikkat çekici bir süreklilik bulunuyor:

İran'ın coğrafyası değişmedi. Hürmüz'ün önemi değişmedi. Enerji kaynaklarının stratejik değeri ortadan kalkmadı. İran'ın çevresindeki güvenlik rekabeti de sona ermedi.

Buna 1979'dan sonra ABD-İran düşmanlığını, İsrail-İran rekabetini, nükleer program anlaşmazlığını ve İran'ın bölgesel silahlı aktörlerle kurduğu ağı eklediğimizde İran'ın neden tekrar tekrar büyük çatışmaların merkezine geldiği daha anlaşılır hâle geliyor.

Bir savaşın gerçek bilançosu

İran-Irak Savaşı 1988'de ateşkesle sona erdi.

İran'ın sınırları büyük ölçüde yerinde kaldı.

Saddam Hüseyin İran'ı kısa sürede mağlup edemedi.

İran da Saddam rejimini deviremedi.

Fakat sekiz yıl sonunda geriye yüz binlerce ölü ve yaralı, harap olmuş şehirler, zarar görmüş petrol tesisleri, enflasyon, işsizlik ve yeniden inşa edilmesi gereken bir ekonomi kaldı. İran'ın BM Güvenlik Konseyi'nin 598 sayılı kararını kabul etmesinde askerî yenilgiler, silah sıkıntısı, ekonomik kötüleşme, ağır kayıplar, uluslararası yalnızlık ve ABD'nin Körfez'deki artan varlığı birlikte etkili oldu.

Humeynî ateşkesi kabul etmeyi meşhur ifadesiyle “zehir kadehini içmeye” benzetti.

Savaş bitmişti.

Ama savaşın İran'a öğrettiği güvenlik anlayışı yaşamaya devam etti.

Bugün, 46 yıl sonra İran yeniden büyük bir savaşın içindeyken asıl tarihsel soru belki de şu: İran'ın güvenliğini sağlamak için geliştirdiği politikalar ülkeyi savaşlardan uzaklaştırdı mı, yoksa İran ile rakiplerinin birbirlerini tehdit olarak gördüğü yeni çatışma döngülerinin oluşmasına mı katkıda bulundu?

İran'ın son yarım yüzyıllık tarihi, bu sorunun hâlâ kesin bir cevabının olmadığını gösteriyor.

Diğer yazarlar

Podcast

gdh'i Google'da takip edin

Google'un yeni Tercih Edilen Kaynaklar özelliğiyle veya Google Haberler'den gdh içeriklerini doğrudan akışınıza ekleyin.

Yazı Boyutu

Haberin görünümü bu boyutta görünücek. Göz yorgunluğu olmadan rahat okuma.

Haberi Paylaş

Sayfayı Paylaş

gdh'yi bir arkadaşınıza tavsiye etme ihtimaliniz 0-10 skalasında kaç olur?

Hiç tavsiye etmezdimKesinlikle tavsiye ederim