Geçen hafta sonu düzensiz göç silahının toplumlara ve devletlere karşı nasıl bir komplo silahı olarak kullanıldığını, dahası 1991 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgali bahanesiyle Ortadoğu’ya yığılan ABD gücünün, Mezopotamya’da İsrail destekli demografik operasyonları nasıl ve neden yürüttüğünü bütün açıklığıyla gördük.
Filistin davasını uluslararası platformda en etkili şekilde savunan Batı Avrupa ülkesi İspanya’nın hükümeti, Kuzey Afrika’daki toprakları üzerinden açık seçik bir komplonun hedefi oldu. 24 saatten kısa sürede 60 binden fazla düzensiz göçmen Fas topraklarından Sebte kentine geçiş yaptı. Ortaya çıkan kriz manzaralarının İsrail hükümetinin meczup üyesi Itamar Ben-Gvir’i ve Avrupa’daki aşırı sağcı hareketleri nasıl memnun ettiğini görmek için sosyal medyada birkaç dakikalık bir gezinti yapmak yeterli olacaktır. Sebte’de yaşananlar yalnızca İspanya hükümetine yönelik bir komplo ile sınırlı da değildir. ABD’nin Hürmüz Boğazı, Grönland, Tayvan Geçidi, Malakka Boğazı gibi stratejik deniz geçitlerini ele geçirme planlarına Cebelitarık Boğazı’nı da dahil ettiği anlaşılıyor. Antik dönemde yani Fenikelilerin Akdeniz’de ticaret kolonileri kurdukları yıllarda Cebelitarık Boğazı dünyanın sonu olarak kabul ediliyordu. Hatta yine antik dönem kayıtlarına göre bu boğazın kuzey ve güneyindeki Cebelitarık kayalığı, Cebelmusa ve Monte Hacho “Herkül Sütunları” olarak adlandırılmaktaydı. Aristo’ya göre bu sütunlar kayıp kıta Atlantis’in koordinatlarına işaret ediyordu ve o dönem için bir gizem olan Atlantik Okyanusu’ndaki canavarların Akdeniz’e girmesini engellemek için Herkül bu sütunları bizzat dikmişti. Antik dönemde bu kayalıklara “Ötesinde bir şey yok” anlamındaki “Non Plus Ultra” ifadesi kazınmıştı. Kutsal Roma İmparatoru Beşinci Charles, 16’ıncı yüzyılda okyanusların aşılması ve uzak kıtaların keşfedilmesi üzerine bu ifadedeki “Non” yani “Yok” kelimesini sildirerek yeni keşifleri teşvik amacıyla geride “Plus Ultra/Daha İleri” ifadesini bırakmıştı.
Teşkilat-ı Mahsusa Fas’ın kıymetini bilmişti
Fas’ın dolayısıyla Cebelitarık Geçidi’nin stratejik değeri Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu tarafından da kıymetlendirilmiş ve Teşkilat-ı Mahsusa, Kuzey Afrika’daki Fransız askeri varlığını Fas’taki aşiretler üzerinden vurmak için İspanya topraklarını mesken edinmişti. Meraklıları Ahmet Tetik tarafından kaleme alınan, İş Bankası Yayınları tarafından basılan “Teşkilat-ı Mahsusa ( Umur-ı Şarkiyye Dairesi ) Tarihi Cilt I: 1914-1916” adlı eserden faydalanabilirler. Ben kısıtlı yerimiz nedeniyle sizlere fikir vermesi açısından eserin Fas ile ilgili bölümünden şu satırları paylaşmak isterim:
“Tunus ve Cezayir’in yanısıra Fas, hayati derecede stratejik öneme sahiptir. Harbiye Nezareti Teşkilat-ı Mahsusa Dairesi’nin kontrol ve koordinasyonuyla Fas’ta operasyonlar planlanır…. Tarafsız konumuyla İspanya, Fas’a yönelik hareketin merkezi olacaktır. Binbaşı Tahir 21 Ocak 1915 tarihindeki resmi yazıyla, “Afrika’daki düşmanlarımızın boyunduruğundaki Müslümanlarla temas etmek üzere görevlendirilir”… Binbaşı Tahir’in hızlı ve sonuç almaya dönük faaliyetleri Fas’ta yankısını bulur… Taza, Meknes, Atlas Dağları’nın doğu ve kuzeydoğusundaki şehirler arasında yaşayan Berberi kabileleri, General Henry komutasındaki Fransız birliklerine saldırırlar. Altı bin kişilik Berberi mücahidleri ile iki piyade alayı, iki batarya ve süvari birliğinden oluşan Fransız kuvvetleri arasında çok şiddetli çarpışmalar meydana geldiği gibi halen Beni Mellal’de mücadele devam etmektedir. Fransızların önemli kayıplar verdiğini Fas’ta yayınlanan Fransız gazeteleri de doğrulamaktadırlar.”
Teşkilat-ı Mahsusa Fas topraklarındaki başarılı faaliyetlerini ancak 1916 yılının Ekim ayına kadar sürdürebilir. Sözde müttefik Almanya, Kafkaslar ve Filistin’de olduğu gibi bu bölgeyi de kendi nüfuz alanı olarak gördüğünden, Fas’taki sürecin kendilerine devredilmesini talep eder ve amaçlarına ulaşırlar.
Hedef: “Urallardan Atlantik’e büyük Avrupa’yı engellemke” mi?
Yaklaşık 100 yıldan uzun bir süre sonra ABD-İsrail ikilisinin Avrupa’nın Akdeniz ve Afrika’daki çıkarlarını vurmak için Fas üzerinden operasyon yürütmeleri manidardır. İsrail gizli servisi Mossad’ın Fas’taki hanedan ile ilişkilerinin boyutu bölgeyi takip edenlerin malumuydu. ABD Başkanı Trump’ın da Septe’deki kriz ile eş zamanlı olarak Fas Kralı’na ülkesinin Fas’ın Batı Sahra’daki egemenliğini tanıdığına dair bir mektup göndermesi, komplonun boyutlarını tanımlamak açısından bizlere yeterli ipuçları vermektedir. ABD bugün yalnızca İran-Rusya ve Çin üçlüsüyle mücadele etmemektedir. Fransa eski Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün ABD’den kaynaklanacak tehdidi görerek “Urallardan Atlantik’e büyük Avrupa” planını da önlemek için Washington elinden gelen çabayı ardına koymamaktadır. Avrupa’nın bugün doğuda iki ayrı savaş ile enerji kaynaklarına erişimi engellenmekte, Çin ile bağı koparılmaktadır. Kuzeyde Grönlad’ın ilhak edilmesi yoluyla ABD kuzey rotasında da Avrupa-Çin ilişkisini kesmeye çalışmaktadır. Cebelitarık Geçidi’nin kontrol altına alınması ise Avrupa’yı Akdeniz’e hapsederken Sahra Altındaki kaynaklara erişimi de imkansız hale getirilecektir. Manzara bu kadar ayan beyan ortadayken Avrupa Birliği hala bir beka sorunu ile karşı karşıya olduğunu anlayamamakta. Avrupa Birliği’nde hala bir irade varsa, gerçek tehditleri ortaya koymak yerine Türkiye’yi hasım ilan eden ve Brüksel-Ankara ilişkilerinin altını sistematik olarak oyan Ursula von der Leyen ve çevresindekilerin yürüttüğü komployu durduracak hamleler yapması gerekiyor. Septe Vakası, yalnızca İspanya’yı ilgilendiren ya da serbest dolaşımı tehdit etmenin çok ötesinde bir meseledir.