İnsanlık, yüzyıllar boyunca farklılıkları yok etmeye çalışan ideolojilerin ağır bedellerini ödedi.
Irk üstünlüğü iddiaları, sınıf ayrımları, sömürgecilik, din üzerinden yapılan baskılar…
Bugün bunların tamamı, modern dünyanın utanç sayfaları olarak anılıyor.
Ne var ki bazı önyargılar, sadece isim değiştirerek yaşamaya devam ediyor.
Bugün çağdaşlık söyleminin arkasına sığınarak insanların kıyafetini, inancını ve kimliğini küçümseyen anlayış da bunlardan biridir.
Bir üniversitenin mezuniyet töreninde başörtülü bir öğrenciyi, çarşaflı bir anneyi ya da takkeli bir babayı görmekten rahatsız olmak; aslında o insanların varlığından değil, toplumun değişmesinden rahatsız olmaktır. Çünkü yıllarca belli çevrelerin ayrıcalıklı alanı olarak görülen eğitim kurumları artık milletin tamamına açılmıştır.
Bu değişim, bazıları için bir kayıp gibi görünse de hakikatte sosyal adaletin ve fırsat eşitliğinin doğal sonucudur.
Daha acı olan ise bu ayrımcı bakışın hala çağdaşlık olarak pazarlanabilmesidir.
Oysa çağdaşlık, insanları birbirine benzetmek değildir.
Gerçek çağdaşlık; birbirine benzemeyen insanların aynı haklara, aynı saygıya ve aynı fırsatlara sahip olmasını savunabilmektir.
Bugün Avrupa’nın en gelişmiş demokrasileri; farklı dinlerin, farklı kültürlerin ve farklı yaşam biçimlerinin birlikte yaşayabilmesini demokratik olgunluk olarak tanımlıyor.
Biz ise hala bir annenin örtüsünü, bir babanın takkesini ya da bir gencin inancını medeniyet ölçüsü yapmaya çalışan sığ tartışmaların içinde oyalanıyoruz.
Bilim, kıyafetle ilerlemez.
Üniversiteler, belirli bir ideolojinin vitrini değildir.
Üniversiteler; düşüncenin, özgürlüğün ve çoğulculuğun evidir.
Eğer bir kampüste sadece belirli bir yaşam tarzına sahip insanlar kendilerini rahat hissedebiliyorsa orada bilim değil, tek tipleştirme vardır.
Demokrasinin gerçek sınavı da tam burada başlar.
Kendin gibi düşünmeyene ne kadar tahammül edebiliyorsun?
Kendin gibi giyinmeyene ne kadar saygı gösterebiliyorsun?
İnancını paylaşmadığın insanların başarılarını da alkışlayabiliyor musun?
İşte çağdaşlığın ölçüsü budur.
Bir insanın kıyafetine bakarak onun çağdaş olup olmadığına karar vermek, bilimsel değil; ideolojik bir reflekstir. Dahası bu refleks, yıllarca eleştirilen vesayetçi zihniyetin farklı bir yüzünden başka bir şey değildir.
Bu ülke artık eski Türkiye değildir.
Bir zamanlar üniversite kapılarında bekletilen kızların çocukları bugün aynı üniversitelerden dereceyle mezun oluyor. Bir zamanlar inancı yüzünden hor görülen aileler bugün çocuklarının başarı sevincini en saygın kampüslerde yaşayabiliyor.
Bundan rahatsız olmak, değişimden değil; eşitlikten rahatsız olmaktır.
Medeniyet, insanları kıyafetlerine göre sınıflandıran değil; onların emeğine, ahlakına ve birikimine değer veren toplumların eseridir.
Asıl çağdışılık; insanı görünüşüne indirgemektir.
Asıl çağdışılık; farklı olana tahammül edememektir.
Asıl çağdışılık; özgürlüğü yalnızca kendisi için istemektir.
Gerçek medeniyet ise, birbirine benzemeyen insanların aynı gökyüzü altında birbirinin hukukunu koruyabilmesidir.
Çünkü bir toplumun seviyesi, aynı giyinen insanların sayısıyla değil, farklı yaşayan insanların birbirine gösterdiği saygıyla ölçülür.
Ve unutulmamalıdır ki; çağdaşlık, bir kıyafet biçimi değil, bir vicdan biçimidir.
Ve belki de bugün en çok şu hakikati hatırlamaya ihtiyacımız var!
İnsanı kıyafeti küçültmez, önyargısı küçültür.
Çağdaşlık ise bir kıyafet meselesi değil, bir vicdan ve karakter meselesidir.
Vesselam…