12 Eylül Türkiye açısından hemen her şeyin dönüştüğü bir köşe taşını ifade eder. Öncesi ve sonrası arasında yapılacak her mukayese 12 Eylül ile kurumların, sosyal yapının, siyasetin, dini hayatın bambaşka bir zemine geçtiği gerçeğini gözler önüne serecektir. İhtilalci cunta 82 anayasasını halka kabul ettirmek ve istediği düzeni kurabilmek için dini bir argüman olarak kullanmaktan geri durmamıştır. Mehmet Ali Birand’ın 32. gün belgeseline konuşan Kenan Evren’de bu durumu açıkça ifade etmiş ve adeta kerhen de olsa ayet okuduğunu dile getirmiştir. Dini cemaatler böyle bir ortamda yeni düzene ayak uydurma konusunda zaman zaman zorlanmış olsalar da özellikle ANAP iktidarıyla birlikte belli bir özgürlük alanına sahip olmuşlardır.
12 Eylül öncesi ve sonrası mukayese edildiğinde karşımıza çıkan en önemli fark, 12 Eylül öncesi devletle ilişkilerini sadece siyaset üzerinden yürütmeye çalışan bazı dini yapıların, 12 Eylül sonrası bürokraside de adeta tanınmış hükmi şahsiyetler olarak temsil edilir hale gelmeleridir. Elbette 80 öncesinde de Dindar kadrolar devlet bürokrasisinde yer almış ancak bu yer alış daha ziyade bireysel zeminde kalmıştır. Buna mukabil 80’ler ve 90’lar’la birlikte bir takım dini yapıların sistematik biçimde devlet bürokrasisinde yer almaları birbirine alternatif hiyerarşik yapıların oluşmasıyla sonuçlanmıştır.
Şimdi geçmişe dönük muhasebeleri karşılıklı suçlamalar suretinde yapıldı bir ortamda geriye dönüp baktığımızda kabul edilebilir ve edilemez şeyler olduğunu görürüz. FETÖ’nün suistimal ettiği ve arkasına sığınarak takipçilerini paranoyaklaştırdığı en önemli argüman, devletin kapılarının dindar Türk halkına hiçbir surette açık olmadığı, bu sebeple askeriye başta bulunmak üzere çeşitli devlet kademelerinde kimliğini gizlemek suretiyle kadrolaşmanın bir zorunluluk olduğu teziydi. Buna karşın ANAP iktidarı ile başlayan süreçte bu hareketin sürekli siyasi iktidarlar tarafından kurup kullandığı danası da karşı bir argüman olarak öne sürülmekte. Elbette anakronik yaklaşımlar oldukça konforlu yaklaşımlardır. 1999 Türkiyesi’nde örneğin Necip Hablemitoğlu’nun FETÖ hakkındaki ikazlarının dindar toplum kesimleri tarafından nasıl bir ruh haliyle karşı karşılandığını ise hiç kimse hesaba katmayı tercih etmez. Türkiye uzun yıllar devleti ile sivil toplumu arasında adı konulmamış bir gerilimin yaşandığı ülkeydi. Her sağlıklı devletin kendisinden şüphe edeceği ve gerekirse tedbir alacağı merdiven altı yapılanmaların bu dönemde toplumun belli kesimleri için yegâne çıkış yolu oldu acı gerçeğini hatırlamadan maziye yönelik suçlayıcı analizler yapmak bizi gerçeğe götürmüyor.
Ak Parti iktidarı 12 Eylül sonrası Türkiyesi’nde gerçek bir kırılmaya tekabül eder. Ülke, 28 Şubat sonrası yeniden sivil irade eliyle bir mecraya yelken açarken toplum uzun yıllardır tabu olan meselelerini kendi içinde tartışmaya başlamıştır. Alevi kimliği, Kürt kimliği, dini cemaatler gibi birkaç yıl öncesine kadar konuşulması riskli kabul edilen aidiyetler kamuoyunda yoğun şekilde konuşulur hale gelmiştir. Böyle bir ortamda bir zamanların görünmemeyi tercih eden cemaatleri birdenbire kamuoyunda görünür hale gelmişlerdir. Buna rağmen paradoks şudur ki, kamusal alanda varlıklarını ortaya koyan bu yapıların bazısı hala sakıncalı dönemlerin reflekslerini sürdürmeye gayret etmiştir. Bu noktada bir hatırlatmada bulunmamız zaruridir: 17-25 Aralık sürecinden sonra artık FETÖ’yü bu cemaatler arasında sayarak analizlere dahil etmek imkansız hale gelmiştir. 15 Temmuz sonrası bütün Türkiye’nin üzerinde ittifak ettiği gerçek, bu yapının bir cemaat değil daha ziyade bir örgüt olduğudur.
Buna karşın şu gerçeği de ihmal etmemekte fayda vardır: FETÖ büyümesini ve genişlemesini örgüt hüviyetine değil cemaat hüviyetine borçludur. Bu hüviyeti ile insanları kendisine çekmiş ve alt tabaka takipçilerini kendisine bağlamayı becermiştir. İşte asıl sorulması gereken soru bu noktada karşımıza çıkar. Bir cemaat olarak davet edildikleri yerde bir örgütün üyesi olmaya ikna eden süreç bu insanları nasıl olmuş da bu işe ram etmiştir? Bu sorumuzun acı cevabı yukarıda zikrettiğimiz sakıncalı dönemlerde oluşan reflekslerde gizlidir. Toplum en açık ve hür dönemlerinde dahi devletin günü gelip de kendilerine dini saiklerle baskı yapacağından şüphelenmeyi bırakmamıştır. Bu şüphe tohumlarını ekenler ve yıllarca istikrarlı biçimde sulayanlar 15 Temmuz sonrası sağ iktidarları suçlama kolaycılığını tercih etmiştir. Oysa hepimizin üzerinde ittifak edeceği gerçek, FETÖ gibi yapıların sağlıklı toplumlarda karşılık bulamayacağı gerçeğidir. Böyle bir zemin olmasaydı eğer, sadece dini telkinle FETÖ gibi paranoyakça reflekslere ve birden fazla kimliğe sahip yöneticilere sahip bir örgüt Türkiye’nin dört bir yanına yayılabilir miydi? Sorunun cevabı hepimizce malumdur.
İşte şimdi Türkiye yeni bir döneme adım atıyor. Toplumun, siyasetin ve devletin dini yapılardan beklediği en temel şey bu dönemde mümkün mertebe şeffaflık ve açıklıktır. Zira unutulmaması gereken en önemli şey, dindar kesimin bir zamanlar devlete karşı sahip olduğu şüpheci tutumu şimdi cemaatleri karşı da ortaya koyuyor olduğu gerçeğidir. Maalesef bir takım cemaatler bu açıklık ve özgürlük döneminde sınavı kaybetmiş ve toplumun geniş kesimlerinin güvenini yitirmiştir. Bundan sonra cemaatlerle ilgili konuşulacak herhangi bir meselede karşımıza çıkan gizem, 15 Temmuz gecesi toplumun her kesimine sari olan o tereddüt duvarına çarpacaktır. Bu sebeple yeni dönemde cemaatlerin bütün vazifelerinden önde gelen vazifesi idari, mali ve söylemsel şeffaflıktır.