Yahudi kimliğine her zaman sadık kalmış olsa da Stefan Zweig hiçbir zaman bir siyonist olmadı. Gerçi Theodor Herzl’ın elinden tutarak siyonizmin gelişmesine dolaylı olarak da olsa hizmet etti ancak Herzl’ın siyonist fikirlerine karşı her zaman mesafeli oldu Zweig, kendisini dünya vatandaşı olarak tarif etti. Nazilerin iktidar yürüyüşünden endişe eden Avusturyalı yazar ülkesini terk ederek Latin Amerika’da bir hayat kurmaya niyet etti. Ülkesini terk etmeyenlerin başına neler geldiğini ise daha sonra Egon Friedmann başta olmak üzere pek çok önemli fikir adamının başına gelenler gösterdi.
Zweig sığınağı olan Brezilya’ya karşı hayranlığını “Brezilya, Geleceğin Ülkesi” isimli eserinde ortaya koydu. Farklı ırklardan, dinlerden insanların bir arada barış içinde yaşayabildiği, ekonomik potansiyeli her geçen gün daha da yükselen, muhteşem tabiatıyla insanın başını döndüren bir ülkedir Brezilya Zweig’ın kitabında. Elbette günümüz Brezilyası favelaları, adaletsiz gelir dağılımının yaygınlaştırdığı fakirliği ve kriminal olayların sürekli yükselen oranı ile Zweig’ın anlattığı ülkeden çok başka bir yerdir. Zweig’a nispeten gelecekte yaşadığımız şu günlerde, geleceğin ülkesi olarak görülen Brezilya’nın bambaşka bir yer olduğu gerçeği bu kitabı okurken insana hem ironik gelir hem de insanı hüzünlendir. Belki Zweig da ümidini yitirmişti sonraları ki Peteopolis’teki evinde eşi ile birlikte intihar etmeyi tercih etti. Naziler’in hükmettiği bir dünyada yaşamak istemiyordu. Geride bıraktığı mektubunda, bütün dostlarından daha sabırsız olan kendisinin erkenden gitmeyi tercih ettiğini söyleyerek gitmişti.
Siyonistlerin erken dönem tartışmalarında bir Yahudi ülkesi kurmak için ön plana çıkardıkları ilk ülke Arjantin olmuştu. Yine Latin Amerika’da, eski dünyanın dağdağasından uzakta bir ülke kurmayı amaçlamışlardı. Gel gör ki pekçoğu Tanrı’ya inanmayan siyonistler vaat edilmiş topraklar saçmalığının büyüsünden kurtulamamış ve hedefi Filistin’e çevirmişlerdi. Burada geleceğin ülkesini kuracak, bütün Yahudilerin huzur ve barış içinde yaşayacakları bir vatan tesis edeceklerdi. Öyle gözüküyor ki o dönemin bütün Yahudileri en fazla Zweig kadar öngörülüymüş. Huzursuz, çevresine ve halkına kan ve gözyaşından başka bir şey vaat etmeyen, gelecekten değil sürekli binlerce yıl öncesinin vaatlerinden hareketle stratejilerini belirleyen saçma sapan bir şey oldu siyonistlerin İsrail’i. Ve böyle bir ortamda Filistinliler, nazilerin eline geçen ülkesini terk eden Zweig gibi korkakça davranmadılar. Aksine Filistinliler çocuklarını zalimin elinde şehit olmak üzere doğurup yetiştirdiler kuşaktan kuşağa. Ve kendilerini çepeçevre kuşatan ölüme nazire yaparcasına şehit olana kadar bu topraklarda yaşamayı seçtiler. Sahi şöyle bir geriye dönüp baktığımızda geçtiğimiz yüzyılın ne kadar da çok sayıda ütopyanın çöküşüne şahit olduğunu görürüz. Sosyalist rejimler huylarını da beraberlerinde götürüp çöktüler. Geleceğin hayatı olarak kurgulanan senaryolar çöktü. Soykırım makinelerinin elinde ölmekten kurtarılarak Filistin’de hayata tutunacaklarına inanılan ve ölümdense hayatı kucaklayacakları anlatılan Yahudilerin torunları İsrail ordusunda birer ölüm zebanisine dönüştü. Böyle bir ortamda çalınan çocukluklarına, hayatlarından koparılan akrabalarına, her gün ölümle karşı karşıya olmalarına aldırmadan Filistinliler atalarının topraklarında hayatı tercih ettiler. Bir başka yerde yaşamayı değil Zweig gibi, kendi topraklarında… ve o topraklarda korkakça intihar etmek değil Zweig gibi, en zor haliyle yaşamayı tercih ettiler. Öyle bir hayatları var ki, insanlık onuru öyle bir hayat yaşamayı reddeder. Fakat ne mutlu Filistinlilere ki onların hayatla ilgili planlarını şekillendiren, insani ölçüler değil inandıkları dinin ölçüleridir. Böyle bir ortamda, çok cesur bir adım atarak onurlu bir ölümü tercih ettiği imajını ortaya koyan Zweig’tan daha cesurca bir duruş ortaya koyuyorlar ve zor olan hayatı tercih ediyorlar. Çünkü Filistinli, Zweig’ın bilmediği bir şeyi biliyor, O’nun hissedemediği bir hissi içinde taşıyor. Allah bütün bu olup bitenlerin üstündedir ve ona rağmen hiçbir şey yapılamaz. Bütün insanlığa sitem ederek, Avusturyalı yazar gibi, çekip gitmek dünyanın en kolay ve korkakça işidir. Oysa o kutsal topraklarda durarak Filistinliler, Zweig’ın Brezilya’sının geleceğin ülkesi olmadığı gibi, Herzl’ın İsrail’in de geleceğin ülkesi olmayacağını tüm dünyaya ilan ediyorlar. Bilinmez, Zweig ölmeseydi Brezilya daha iyi bir yer olabilir miydi? Ve Brezilya daha iyi bir yer olsaydı İsrail daha az barbar, daha az kan ve barut kokan bir ülke olabilir miydi? Kim bilir? Bildiğimiz şey şudur:
Zweig’ın ölmesi, filistinli çocuğun ise hayatta kalarak direnmesi gerekiyormuş; Brezilya bu hallere düşmeliymiş, İsrail tüm dünyanın başına bela olmalıymış. Öyle olması gerekmeseydi, öyle olmazdı. Zweig’ın inanmayıp da Filistinli kahramanların inandığı Allah bize böyle söylüyor.